DT'nin 60. Yıl Oyunları - 1


Uzun zamandır tiyatro yazmıyorum. Sinema, romanlar ve siyaset derken tiyatroyu ihmal ettim. Açıkçası bu dönem çok fazla da oyun izleyemedim. 60. yılını kutlayan Ankara Devlet Tiyatrosu'nun yeni sezonda sahnelediği 13 yeni ve yerli oyunundan yalnızca 5'ini izleyebildim. Bu 5 oyundan Krem Karamel isimli rezalet oyun dışında 4'ünün kritiğini yapsam çok rahatlayacağım!
Önce izlediğim ilk iki oyunu anlatayım.

Efendim, bu sezon izlediğim ilk "yeni" oyun Geç Kalanlar'dı. Ankara Devlet Tiyatrosu oyuncularından Pervin Ünalp'in yazdığı Geç Kalanlar, konusu itibariyle çok banal bir tema üzerine oturtulmuş. Birbirinin kıymetini bilmeyen bir çift var ve bu çift ilişkiye öyle ya da böyle dahil olmuş bir 3. "bilge" tarafından empati öğrenimine tabi tutuluyorlar. Oyun size bu basit konu üstüne bazı çeşitlemeler sunarak farklılıklar sağlıyor. Bu farklılığın en bariz olduğu nokta, özellikle 2. perde ile gelişen "görmüş geçirmiş" bilge kişinin nüktedan dili ve karşısındakilerle hamurla oynar gibi oynaması. Bu nokta seyircide ani kahkalara neden olacak kadar eğlenceli bir ortam yaratmış. Füsun Günuğur da rolün üstesinden hayli hayli geliyor.
Bir diğer noktada ise oyunun sonlarına doğru gelişen bir nevi "The Ghost" vakası var. Patrick Swayze ve Demi Moore'un Oscar ödüllü meşhur filmi "The Ghost"(1990)'takine benzer bir şekilde oyundaki erkek karakter hayaletleşiyor. Oyun bu hayalet erkek karakter ve kadın karakterin yoğun dramatizasyonlarıyla nihayete eriyor.
Tabi bu durum seyirciyi tam olması gerektiği gibi yakalarken, bir yandan da ikiye ayırıyor. Bir kısım "The Ghost"u izleyenler ve onu hala hatırlayanlar olarak oyunun "arak" olduğunu iddia etmeye yönelirlerken, filmden habersiz olanlar ya da onunla çok da örtüştüremeyenler oyunu oldukça başarılı buluyorlar.

Oyunun son bölümü "The Ghost"a çok benziyor. Fakat bu bölüm oyunun çok kısa bir bölümünü yansıtıyor. Asıl olarak oyunun teması ile filmin temasının da ayrı olduğunu düşünürsek, oyundaki bu unsurun filmden birebir "arak" olduğunu iddia etmek biraz acımasız bir eleştiri gibi kalıyor. Fakat insanlar benzetmekte de haksız sayılmazlar.
Bu eleştirilerden bağımsız olarak, yukarıda değinmeyip sona bıraktığım, Levent Şenbay'ın enfes oyunculuğunu görmek için dahi olsa gitmelisiniz. (Tabi buna tanıklık ederken Dilara Keyf Günüç'ün Şenbay'ın gölgesinde kalan sıradan oyunculuğu ile anne rolündeki Deniz Alver Çamlıdağ'ın tamamen eklektik ve doğallıktan uzak oyunculuğuna katlanmanız da gerek!)

Gelelim 2. sırada izlediğim oyuna. Daha doğrusu muhteşem bir tiyatro eserine! Kerbela.
Açıkçası Kerbela tek kelimeyle; muazzam. Bir tiyatro oyunundan öte, aslında bir şov. Çok kalabalık bir ekip tarafından(yaklaşık 120 kişi) sahnelenen Kerbela'nın müzikleri, koreografisi, dekoru, ışık ve duman efektleri seyircinin daha çok dikkatini çekse de asıl olarak çok titiz bir şekilde oluşturulmuş metni dikkat çekiyor. YKY'de çevirmen olarak adını çok gördüğümüz Ali Berktay tarafından kaleme alınmış olan metin öylesine duru ve akıcı ki, tam olarak 3 saat 15 dakika süren oyun içerisinde, çoğu zaman hikayenin bir anlatıcının dilinden destansı bir şekilde anlatılmasına rağmen sizi metinden ayıracak, olay dizgesini kaçırmanıza sebep olacak hiçbir şey gerçekleşmiyor. Bu yorumun konsantrasyonu çok küçük yaşlarından beri kolayca dağılabilen ben tarafından yapılıyor oluşu samimiyetini arttırıyordur diye düşünüyorum.

Oyunun göbeğinde bir "mersiyehan" var. Bu anlatıcı, çevresinde siyahlara bürünmüş kızlar olduğu halde Kerbela'da vahşice katledilen Hüseyin ve taraftarlarına dokunaklı ses tonuyla mersiyeler düzüyor. Bir yandan da hikayeyi Ali'nin öldürülmesinden bu tarafa öylesine duru şekilde anlatıyor ki seyirci hem tarihsel bağlamı hem de kişilerarası husumetleri kolaylıkla takip edebiliyor. Kerbela metindeki başarısını Hasan bin Ali rolündeki Erdinç Gülener'in performansıyla doruğa çıkarıyor. Genç Osman'da Kutay Sungar'a benzer bir kurguyla oyuna yerleştirilmiş olan Erdinç Gülener , bu rolün altından kolaylıkla ve dahası kendine hayran bırakarak kalkıyor. Önümüzdeki dönemlerde Erdinç Bey'in adını daha sık anacağımız kesin. (Not: Başta Erdinç Gülener olmak üzere diğer oyuncuların makyajları çok başarılı olmuş. Hasan ve Hüseyin'in günümüze ulaşan resimlerine uygun olarak gerçekleştirilmiş.)

Oyun hakkında 2 satırlık bir eleştirim olacak. Açıkçası oyun biraz fazla dramatize edilmiş. Oyunun çok fazla "Şii- Alevi" tarafından bakılarak hazırlandığı eleştirisini bir yana not ederek devam edersek, bu aşırı dramatize durum oyunu izlemeye gelen birçok seyirciyi de gözyaşlarına boğuyor. Benim izlediğim gün arkamda öylesine ağlayanlar vardı ki, hıçkırıklardan, sümük çekmelerden, iniltilerden yer yer oyunu takip edemediğim oldu! İnsanları ağlatmak, güldürmek ya da başka düşüncelere ve eylemlere sevketmek elbette tiyatronun olmazsa olmazları. Fakat bunun belli ölçüde tutulması, en azından bir süre deneyimlendikten sonra makul bir noktaya çekilmesi gerek. Yoksa o enfes müzikler, 2.perdede sahnede bir süre türkü söyleyen sanatçının(ki bence bir tiyatro oyuncusundan çok profesyonel bir ses sanatçısıydı) yakan sesi hepbirlikte, seyirciyi histeri krizlerine sürüklüyor! Üstüne ortaya çıkan alevi dedesi falan derken, ruhanilik ve duygu yükü çığrından çıkıyor.

Velhasıl-ı kelam, Kerbela bu sezonun bence, diğer 8 oyunu görmeden söyleme cüreti gösteriyorum ki, açık ara en iyisi! Mutlaka görün!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği Üzerine

Medine Vesikası ve Sivil Toplumun İslamcı Dönüşümü 1

10 Adımda Eskişehir'de Geçirilebilecek En İyi Haftasonu