Bozkırın ortasında yetişen Pentagram sevdası...

Pentagram sevgisinin, hadi biraz abartarak söyleyelim, din gibi bir şey olduğunu bilmeyen 90 ve üzeri doğumlu yeni yetme rocker tayfasının Türkiye'nin yalnız müzikal anlamda değil, gerek albümlerinde görülebilen mistik bazlı grafik art uygulamaları, gerek doğu ve batı felsefesini hercümerç eden şarkı sözleriyle kalbür üstü sayılabilecek bir metal grubuna karşı pervasızca atıp tutmalarına karşı bizim de söyleyecek sözlerimizin olduğu, Türkiye'nin en başarılı ve istikrarlı heavy metal grubudur Pentagram.

90'larda çocukluğunu yaşamış biri olarak, rock kasırgasının estiği o yıllarda Pentagramla yoğrulan abilerim / ablalarım Pentagramı nasıl değerlendiriyorlar, bilmiyorum. Fakat 2000'lerde liseye / üniversiteye giden jenerasyon olarak bizler Pentagram'ın sanatında bir doruk noktası olarak değerlendirdiğim Unspoken ve Bir albümlerini (ki ben onları tek albüm olarak değerlendiriyorum) öyle büyük bir hazla dinledik ki, anlatılamaz.

Yine de anlatmaya çalışayım...

Yaşadığımız yıllarda ülkenin içine düştüğü ekonomik bunalımın ulusal özgüvenimizde yarattığı tahribattan mıydı o, bilemiyorum ama bir Türk grubunun modern Batı standartlarında müzik yaptığını görmek, ona her dakika tanıklık etmek inanılmaz bir duyguydu. Lisenin erkek öğrenci yurdunda istisnasız herkes bu iki albümü almış, walkmanlerin son, cd çalarların ilk döneminin hemen başı sayılabilecek o dönemde binlerce kez dinlemişti. Belki de Isparta'da, bozkırın orta yerinde ve kendi halinde, biraz da unutulmuş olmanın verdiği bir halet-i ruhiyeydi, kimbilir. Her ne idiyse içine düştüğümüz, kurtuluş noktamız aynıydı: Unspoken albümünün insan ruhunun gizli noktalarına işleyen tınıları. Bütün şarkıların yeri ayrıydı, herkes farklı bir şarkıya adeta tapınıyordu. Kimi "In Esir Like an Eagle" diye bağırarak dökülüyordu koridora, kiminin dilinde hafif arabeskleştirerek söylediği Lions in a Cage vardı, kiminin dilinde ise For the one Unchanging'in muhteşem solosu mırıldanıyordu. Bazı odalarda ses sistemleri vardı, gece yarıları F.T.W.D.A. çalardı, Ramazan aylarında dindar olanlarımızın ağladıklarını hatırlıyorum.

Ve tabi ki, anlatmaya çalıştığım ortamı anladınız: Muhafazakar tonu yoğun ama zeki ve Batıya açık, kanları kaynayan bir kitlenin yaşadığı bir ortam. Bu insanlar aslında Türkiye'nin yeni olmayan ama yeni yeni gözükmeye başlayan mütedeyyin sosyo-kültürel yapısının minör tezahürleriydi. Pentagram'ın yaptığı ve belki de post - Anadolu rock olarak nitelendirilebilecek olan müzik, içinde barındırdığı elektro gitar tınılarıyla bir yandan bu dinamik kitlenin tutkularını yansıtırken, İlhan Barutçu'nun ney'i hepimizi, hayalini kurduğumuz tanrının dergahına taşıyordu. Belki de bu iki gerçeği mükemmel bir noktada buluşturmasıydı Pentagram'ın başarısı, ya da hadi modern bir kelimeyle söyleyelim, marketing stratejisi. Ben ne gitarist Hakan Utangaç'ın, ne davulcu Cenk Ünnü'nün, ne yarı çıplak solo gitaristimizin ne de bir müzik gurusu Tarkan Gözübüyük'ün tanrıya inandıklarını düşünüyorum. (Hemen sıçramayın; Ortodoks tanrı anlayışını kastediyorum) Fakat hissettikleri şeyin yalnız bu topraklara ait insanların duyumsayabileceği şeyler olduğunu ve sanatlarına hissettikleri şeyleri damıttıklarını biliyorum. Onları, sevenleri için bu kadar değerli kılan ve benim yazımın başında hedef tahtasına koyduğum yeni nesil rockerlar için de bu denli antipatik kılan, esasında bu. Bizim jenerasyonumuz onların Unspoken ve Bir'de yaptıklarını, yapmaya çalıştıklarını biliyor ve onlara hayranlık duyuyor. Yeni nesil ise onların şarkılarını Youtube'da açıyor, riffleri, gitarları, kickleri filan dinliyor, aradığını bulamayınca dönüyor Skid Row'a, Dream Theater'a, Manowar'a. Bizse Mezarkabul'da çalanın bir ilahi olduğuna inanıyoruz. Bir'de haykırılanın bir duygu taşması olduğunu hissediyoruz.F.T.W.D.A. 'da yalnızlığımıza ağıt yakıyoruz. Ölümlü'de öte dünyayı hayal ediyoruz. Pain'de Sadık Hidayet'i buluyoruz, yaralar vardır hayatta diyoruz...

Şahsen Pentagram'ın geldiği noktada yaptıkları artık beni çok fazla ilgilendirmiyor. Yeni solistlerinin ne menem bir adam olduğu, hastalığından kurtulmak üzere olan Murat İlkan'ın yerini doldurabildiği ya da dolduramadığı polemikleri de umrumda değil. Ben yeni nesil akıllı telefonuma onların MP3'lerini yükledim ve hemen her gün dinlemeye devam ediyorum. Benim modern zamanlarımın ilahları onlar, çünkü eninde sonunda gideceğim ya da gideceğime inandırıldığım cennetin ve/veya cehennemin müziğini yapıyorlar. Hepsi bu.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği Üzerine

10 Adımda Eskişehir'de Geçirilebilecek En İyi Haftasonu