1938'in Alegorisi


“Anlatılara düşkünlüğün varoluşsal ıstırabındandır.”

Bir nehir; yüksekten boşluğa doğru akan ve ufukta hiçliği tamamlayan bir nehir okuduğun. Suyu öylesine temiz, tadı öyle başka…
Yüzünde Bir Yer’i okurken dünyanın en kusursuz nehrine kendinizi bırakmış gibisiniz. Gittiğiniz yerden öte, o nehrin içinde yıkanmak var niyetinizde. Belki bu alegorik eseri yaratana göre, Kevser, sizin içinde bulunduğunuz nehir. Bir Kevser, bir siz, bir de Hızır. Her sayfada attığınız adım, ateşe. Ateşte kor olmak ve Tanrı’nın karşısına çıkmak öylece.

Resmen akıyor sözcükler. Alegori, mistisizmin özünden çıkıyor ve imgelem ile karmaşık kurguyu kullanarak yazınsal bir şova dönüşüyor. Kitap ilerlemiyor, sürükleniyor. Sanki tüm sözcükler beyninizin kıvrımları arasında geziniyor. Yüksek hızda ve bambaşka bir hazla.

Yazara göre yaptığı alegori değil; benim yukarıda yaptığım tanıma cevaben: “Sana alegori yapmıyorum burada, düpedüz evrenini kuruyorum.” Yapıt öylesine mistisizm kokuyor ki, yazar Hızır’ı Tanrı’nın katlinden sorumlu tutsa, inanırsınız alimallah bir noktadan sonra!

Hikaye anlatmak şekil çıkarmaktır zamandan, diyor Sema Kaygusuz son kitabı Yüzünde Bir Yer’de. Burada, zamanın en kadim köklerinden çıkardığı şekillerle bugünün yapılarına anlam katıyor. Kolay kolay kimsenin kotaramayacağı bir biçimde zamansal geçişlilikleri öylesine duru bir şekilde yapıyor ki, bilincinizin en naif noktalarında yarattığınız 38’in Dersim’i, Zülkarneyn zamanının orduları ve hala İstanbul’da bir bahçede yükselen Zevraki- İncir Ağacı hiçbir tezat oluşturmadan birleşiveriyor. Okuyucu olarak o kadar kendinizden geçmişsiniz ki bu karmakarışık yapıdan bir an bile bunalmıyorsunuz. Roman su gibi akarken siz hep o incir ağacından, Zevraki’den dallanıp budaklandığınızın farkındasınız. Çünkü her şey ondan çıktığı gibi, bir gün elbet ona dönecek, bunu biliyorsunuz.

Sema Kaygusuz, adeta bir ressamın her renk ve noktasında bir savaşın acısını, gözyaşlarını ve kaybedenlerin darbe almış onurunu işlediğine benzer bir şekilde (Bartholomeus Spranger’in “Allegory of the Turkish Wars” ında bir garip Avrupalı haleti ruhiyesinden gördüğü gibi) Yüzünde Bir Yer'in satıraralarına 1938- Dersim olaylarını işlemiş. Yazar o günleri size adeta anlatmadan gösteriyor, yaşatmadan hissettiriyor. Fakat arada sırada satıraraları belirginleşiyor ve yüzünüze yüzünüze tükürüyor acıyı, gözyaşını ve gururu. Unutulmuş, kirletilmiş ve yavanlaştırılmış bir gururu betimliyor cümlelerinde.
Güç ve intikam Elbruz Dağlarında kanat çırptığında, masumiyet ve mağduriyet bir kenara çekiliyor ona göre:
“Bir fatih ile bir peygamber ne zaman yan yana gelse kimse bir İshak’tan söz etmiyor.”

“Mutsuzluğu neşeyle oyalamanın çaresini, birbirlerinin bira kokulu ılık nefeslerini solumakta bulmuşlardı.” diyerek sanki bin yıllık bir bilgeliğin sözcülüğünü yapıyor. Hayatın özüne ait en büyük karmaşayı tek bir cümlede büyük ölçüde çözüveriyor. Ya kelimeleriyle size büyü yapıyor, ya da üstünüzdeki o pis, o çirkin büyüyü bir hamlede kırıveriyor!

Tek bir sorun var romanda. Sorun değil de, okur için bir hayalkırıklığı diyelim. Yere Düşen Dualar’dakine benzer bir şekilde, roman ilerledikçe bir yere bağlansın istiyorsunuz. Kime noldu, kim kime ne yaptı, bilmek istiyorsunuz. Zevraki taşlandı mı, kurudu mu? Bese son sözünü nasıl harcadı? Halbuki yazar sadece anlatmak istiyor. Hani tartışırsınız tartışırsınız ve hiçbir sonuca ulaşamadan ayrılırsınız ya ahbabınızdan, öylesine. Yüzünde Bir Yer’i okurken de artık gelişsin ve bir noktada dursun, o noktaya bağlansın istiyorsunuz. Öyle olmadığını görünce de, sıkılıyorsunuz. Bakın ne diyor Kaygusuz:

“Hem yazsan ne olacak, gözünü seveyim. Harfi harfe iliştire iliştire sanatsal cümleler kursan, onları sonsuz değişmezliğine boyasan mürekkebin, uzaya dağılmış boş sayfaları art arda sıralayıp numaralasan sonra, bütün bunların hükmü ne? Benliğindeki eksik parça kitaplaşacak mı sence? Şu benlik dediğin muamma ne el hüneriyle yapılan nesnelerde tamamlanıyor ne de zihinsel yaratılarda. Eksik daima eksik. Ve daima çok yakın. Handiyse burnunun dibinde. Ah bir görsen beni, uzansan…hiç olmazsa bir eksik parçana dokunmuş gibi olacaksın.”

Hiçbir söz hiçbir romanı, hiçbir roman hiçbir zaman seni tamamlamaz insan! Sadece hissedebilir ve eksikliklerinle yaşamaya devam edersin. O yüzden belki de hayat eksikleri tamamladığımız değil, görmezden gelmeyi öğrendiğimiz bir süreçtir, kimbilir…

Yorumlar

  1. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  2. Sondaki açıklaması açıkçası beni de ikna etti. Yere düşen dualar'ın ikinci bölümünü okumamıştım ben. İçimden gelmedi.
    "Hikaye anlatmak şekil çıkarmaktır zamandan" ve
    "Mutsuzluğu neşeyle oyalamanın çaresini, birbirlerinin bira kokulu ılık nefeslerini solumakta bulmuşlardı" güzel dikkatinden kaçmadığı için okuyup paylaştığın için teşekkürler =')

    YanıtlaSil
  3. Yere Düşen Duaların ikinci bölümünde ben de çok zorlandım. Resmen kasmış romanı.
    Ayrıca rica ederim. :) Gözden kaçırılacak aforizmalar değil bunlar!

    YanıtlaSil
  4. Romanda karakterleri toparlamak biraz zor geldi bana.Ya da biz hep karakterlerin buluşmasına ve hep bir şekilde tatmin edici sonlara alışmışız.
    Ama sema kaygusuzda -evet evet efsunlu birşeyler var- başı sonu önemini yitirip her cümle bir hikaye oluyor sanki.Ya da bana öyle geliyor. : )
    konuşmasından bir parça da alıntı yapmak istedim:
    "Ben bir okur için değil, okura yazıyorum. O bağlantı zaman içinde kurulacaktır. Zaman uzun ve derinlikli bir şey, şimdiden onu değerlendiremeyiz. İyimserler cehenneminde yaşayan biri olarak hiç özgüveni yitirmeden, kendi okuruma, bağlı olduğum sülaleye, içinde bulunduğum kabileye yazmaya devam ediyorum."

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği Üzerine

10 Adımda Eskişehir'de Geçirilebilecek En İyi Haftasonu