28 Nisan 1936 ya da 23 Ocak 2012

"Neden tasalanmalı? Gene 29'daki gibi başıboş şiirler yazıyorum; çalışmadığım için, hayatın ortasında tek başıma ve mutsuz aylaklık ettiğim için sıkılıyorum; çevremde olup bitenleri görerek öfkeleniyorum. Eksik olan ne? Geçip giden 7 yıl mı?

Pöh! Gençliğin hiç önemli bir yeri oldu mu benim uğraşımda? Hem bu yedi yıl yitip gitmeseydi de, benim için iyi sonuçlansaydı, diyeceğim, kalıcı şiirler yazsaydım, severek çalışsaydım, evlenip kendime göre bir düzen kursaydım, dünyanın cümbüşünü seyretmekten tat alsaydım; her şey bu dediğim gibi olsaydı, şimdi daha iyi bir durumda mı olacaktım? Değecek miydi? Şimdi şu masada daha mutlu bir insan olarak mı oturacaktım?

Bir şeye bağlanmış olmanın, sorumluluklar yüklenmenin beni mutlu kılacağı karşılığını vermek, anlamsız bir şey söylemek değil mi, insan isterse, her zaman sorumluluk yüklenebileceğine göre?

Öyleyse - öyleyse o kadın için mi böyle sızlanıp duruyorum? Beni aldatan, beni rezil eden o kadın için mi? Ama değişen başka bir şey yoksa, sıradan ve duygusal bir aldanış olmaktan öte bir anlamı var mı o kadının?

Delikanlı, sanki büyük bir yıkımmış gibi tasalanıp durma onu yitirdim diye. Böyle bir şey değil bu. Eskiden nasılsak, gene öyleyiz, yedi yılı yaktık, güzel şeyler yaşadık; yeniden başlayalım, ama bağırıp çağırmayalım ve yedi yıl sonra aynı konuşmayı yapmamamız için hiçbir neden olmadığını göz önünde bulunduralım. Hem kim söyledi sana hayatın tatlı bir şey olduğunu? Çocuksu düşlerimizi tüketmiş değiliz daha, delikanlı.

Peki ama, böyle şeyler herkesin başına geliyorsa; nasıl oluyor da, yaşlılar ezilmiş, acı çekmiş, çıldırmış değil de, huzurlu kimseler olarak görünüyorlar?" Cesare Pavese, Yaşama Uğraşı

Nasıl ki anneleri babalarına teslim olmuş bir neslin kız evlatları, ileride seçecekleri eşlerini annelerinin belleklerine kazımış olduğu "Öyle akıllı ol ki, erkeğini kendine köle kıl." tavsiyesine uygun olarak, ve nasıl ki anneleri babalarına kendilerini sunduklarında, babalarının karşılarında adeta el değmemiş bir papatya tarlası olarak bulduğu bir neslin erkek evlatları, ileride seçecekleri eşlerini bilinçaltından gelen bu korkunç kaidenin en derin noktasına kadar işlediği süzgeçlerinde ayrıma tabi tutarak belirliyorlarsa, aşk da bütün bu kontroldışı psikolojik yönetim sürecine meydan okumak üzere üreyen bir panzehirdir. Onun beslendiği şey varlığın özüne tezat teşkil eder, o yüzdendir ki insanı en derin duygularına karşı ayaklandırır. Bugüne dek doğru bildiklerine, ruhunun en gizli köşelerinde kalmış o doğruluğundan şüphe duymadığı inançlarına, bütün bir insan ırkına ait olması gerektiğine inandığı erdemlere ve iyi olabilecek her şeye karşı onu harekete geçiren şey, işte o devrimci aşktır. İnsanın burada, aşkın kendisine mi yoksa aşkını yönelttiği kişiye mi aşık olduğu ciddi bir sorudur. Bu sorunun muhattabıysa, her şey bir yaz yağmuru gibi geçip giderken, hiçbir şeyi hiçbir şekilde atlamayan ve onu olduğu gibi kaydeden tarihtir. Yalnızlığın ve aşkın tarihi...Ben o tarihi okudum.

Sonra biter, her devrimin bir gün tamama erdiği gibi. Rutin egemenliğini ilan eder, başkaldırış sadakat formuna dönüşür ve o kontroldışı psikolojik yönetim işlevini kaybeder. Aşkın üremesi durur, kıskançlığa bağlı ifrazat türeyişi aniden kesilir. Boğaza yürüyen ateş, yanakları dolduran salyalar azalır, deforme olmuş sinirler tepkisiz kalır. Sonra dönüp bir de bakarsın ki, yıllarını verdiğin ve uğruna bütün bir benliğine karşı düşman olduğun aşk, yalnız bir boş zaman geçirme uğraşısıymış. Tüm o yürüdüğün yolları sırf o sefer bambaşka bir ruhla yürümek ve mümkünse o gün oradan geçişine, sırf aşkla kavruluyor halde geçtiğinden ötürü kutsal bir anlam atfedebilmek içinmiş belki de her şey. Bastığın taş, senin gibi bir aşığın ayakları altında eziliyor olduğundan manaya geliyormuş! Gözyaşları sırf sen döktüğün için acıtıyormuş, korku sırf sen dipsiz karanlıklarda olduğun için varmış...

Devrin kadınları, "benim kıymetimi bil, bilmezsen başkası bilir" der. Terk edilmenin ıstırabını başkalarının koynunda dindirirler. Başka kadınları hafiflikle suçlarken, kolayca başka erkeklere gitmekten çekinmezler. Başkalarıyla yatmanın nedeni de bellidir, suç yine bize aittir: "Beni terk edip gittiğinde, acımı dindirebileceğim başka bir şey bulamadım."

1936 yılında Pavese'nin hissettiği aldatılmışlık hissiyle benimki arasında hiçbir fark yok. Bizi aldatanlar arasında da fark yok. Aşkların birbirine benzeyen motifleri ve karşı konulamaz sonuçları açısından da fark yok. Güzel zamanların hep eskiyen zamanlara sığındığı , geriye kan dolu bir pişmanlık ve irin kokan hatıraların sancısından başka bir şeyin kalmadığı aşklar işte yaşadıklarımız.

İşin kötüsü, aşkı yeniden keşfettiğimi düşündüğüm zamanlarda ben, Pavese'den haberdardım. Hatta aşık olduğum kadını kendime, belki de Pavese'nin sözleriyle aşık etmiştim (Ettiğimi sanmıştım). O gün üzerinde durduğum nokta, Pavese'yi okuduğum noktaydı. Bugünse Pavese'yi anladığım noktadayım.

Ve benim Pavese'yi anladığım nokta, ölümü ilk kez şimdi, o hastalıklı bedenim yorganın altında ateşten yanarken, açıkta kalmış ayaklarımın buza kestiğindeki o kesif soğuğu hissettiğim gibi bildiğim ve çaresizce kabullendiğim noktadır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği Üzerine

Medine Vesikası ve Sivil Toplumun İslamcı Dönüşümü 1

10 Adımda Eskişehir'de Geçirilebilecek En İyi Haftasonu