Medine Vesikası ve Sivil Toplumun İslamcı Dönüşümü 2

TÜRKİYE’DE İSLAMCILIK VE SİVİL TOPLUM

Medine Vesikası tartışmasının bir tarafında siyasal İslamcılar durmaktadır. Tartışmanın mahiyetini sağlıklı anlayabilmenin yolu İslamcılar’ın duygu dünyalarının iyi anlaşılmasından geçer.

Ali Bulaç, İslamcıları üç nesle ayırarak incelemektedir.17 Buna göre, ilk nesil Namık Kemal, Ali Suavi ve Ziya Paşa’ların neslidir ve Islahat Fermanı’nın psikozu üzerine gelişen bir mağlubiyet refleksinin bakiyesini taşımaktadır. Bu düşünce, Fransız İhtilali’nin masonik umdelerinden “müsavat” – egalite’nin Osmanlı ülkesinde de geliştirilmeye çalışılması üzerine bir rezonans içerir.18 1956’da ilan edilen Islahat Fermanı’nın Müslim ve gayrimüslimleri vatandaşlık statüsü bağlamında ve hukuki anlamda eşitleyen bakışı, İslamcı paradigmanın Osmanlı düzeni çerçevesinde ilk kırılması olarak düşünülebilir. Öyle ki, özünü İçtihat kapısının kapanmasının ardından Aydınlanma ve Modernite karşısında Apolojist bir tavır geliştirmekten başka bir şey yapamayan evrensel İslam tasavvurundan, formunu ve retoriğini ise Osmanlı İmparatorluğunun çözülüp küffarın elinde oyuncak oluşuna karşı yerel bir mukavemet etme aksiyomundan alan İslamcı tahayyül, 1923’te Cumhuriyet ilanı ve akabinde sırasıyla Saltanat ve Hilafetin ilgası ile en nihayetinde devletin dininin İslam olduğu ifadesinin anayasadan terkini vesilesiyle ikinci nesle geçecek, Necip Fazıl’ın “kendi yurdunda garip, kendi yurdunda parya” ifadesinde zuhur eden kutsal mazlumluk hüviyetini zihni art alanlarında biriken tüm bu gelişmeler üzere iktisap edecektir. Son nesil ise bir anlamda bayrağı düştüğü yerden kaldıracak, taht oyunlarını oynamayı öğrendiği ölçüde siyasal alanı domine edecektir.

Türkiye’de devlet, (hala) her şeyin üstündedir. Ortadoğunun kadir – i mutlak, (omnipotent) devlet yapısı ton farkıyla burada da mevcuttur. Belki de tam da bu yüzden, tüm siyasal akımların temel gayesi önce devletin önemli kademlerine kendi düşüncelerini taşıyan bürokrat adaylarını yerleştirmek, böylelikle devletin kültürel ve siyasal faunasını domine etmek, akabinde iktidarın gerçek sahibi haline gelmektir. Burada hükümet ile devlet arasındaki farka dikkat çekmek ve hangisinin hangisine tabi olduğunu belirlemek gerekir. Şüphesiz ki Türkiye’de devlet, hükümetin sınırlarını aşan ve kendisini ona tabi kılan bir üst formdur. Araç olan hükümet etmekken, asıl olan devletlü olmaktır. Bugüne kadar Cumhuriyetin zulmüne karşı sebat ile mücadele eden İslamcılar için de esas olan hükümet etmek değil, kültürel ve siyasal alanı domine ederek devletlü kılınmaktır.

Devlet – Hükümet farkının temelinde gerek Şerif Mardin’in belirttiği üzere gerekse de İdris Küçükömer’de rastlanılan “Doğu’nun parçalanmamış iktidar sujesi olarak Devlet” kavramı vardır. Batı kendi içinde yaşadığı sınıf mücadeleleri ve kapitalizmin olağan mecrasında akıp geliştirdiği siyasal alanıyla kerametini kendinde saklı tutarken (Cross – Cutting Cleavages), Doğu’nun, özellikle Osmanlı örneğinin yaşadığı bunun tersidir. (Uni- Dimensional) Modernleşmenin teşri bir süreç olarak geliştiği Osmanlı’da, sivil toplumun gelişmemiş olması, patrimonyal sistemin doğal sonucuydu. Her ne kadar Osmanlı kahvehaneleri gibi hem bir sosyalleşme, hem de toplumsal muhalefet anlamında fitne-fesat yuvaları olan yapılar ya da İslamcı yazarların iddia ettiği gibi bir takım dini cemaat ve tarikatlar Osmanlı’nın kendine özgü sivil toplum örgütlerinin örneği olarak gösterilmeye çalışılsalar da,19 bu unsurların Habermas’ın burjuva kamusal alanından ziyade Foucault’nun heterotopyatik mekan tasavvurunun birer uzamı olarak düşünülmesi gerekir.20 O sebeple, Osmanlı düzeninde devletin kapladığı alan ve bu alanın münhasıran padişah ve ulema vasıtasıyla kontrolü sivil toplumun gelişiminin önüne koyulan en büyük engel olmuş ve Osmanlı düzeninde yapı devlet – reaya ikiliğine (İktidar – Halk Antagonizması) hapsolunmuştu. Bugün de toplumun devlet algısı, tam da bu tarihsel dönemeçlerin bıraktığı tortular üstüne inşa edilmiş, modern devletin ideolojik dönüşümünden nasiplenilirken, aynı modernitenin getirdiği sivil toplumun içselleştirilmesi her defasında akamete uğramıştır. Bu durum özü itibariyle modernleşmenin, Bauman’ın gösterdiği üzere, Osmanlı – Türk örneğinde üst-yapısal olarak bir kültür hattını takip edip, alt- yapıdan bağımsız tepeden inme bir yasama faaliyet olarak gerçekleşmesi meselesi olmasıyla alakalıdır. Tam da bu özelliği nedeniyle Osmanlı düzeninde görülen İktidar – Halk antagonizmasının Cumhuriyet’e miras bıraktığı şey Laik / İslami ikiliği olmuş, bu görünümüyle siyasal alanı tahkim eden temel tartışma bu ikili karşıtlık üzerine üremiştir.

İslamcılık’ın ethosu, bireylerin yoksandığı ve toplumsal olana tek taraflı bir muvafakatnameyle temsil ve iktidar yetkisinin devredildiği, karşılığında toplumsal olandan soyut bir kimlik devşirildiği bir trade-off’tur. Siyasal olanın canlı bir bünye gibi ideolojisini taşıdığı İslamcılık, bireyin kendini tanımlamasına araç kılınırken, toplumsal alanda kendini tekrar ettiği ölçüde de bir pathostur. Ulus Baker’in belirttiği gibi, eğer ortada bir kimlik varsa, orada mutlaka bir üst – kimlik de vardır. Öyleyse, Türkiye’nin yeni dengesinde kimlikler sairdir, Türk, Kürt, Solcu, Alevi, LGBT, Ulusalcı, Modern, Batılı, Eğitimli vs. ve üst kimlik, bunlar üzerinde tahakküm edici niteliğiyle vardır; adı da İslamcı’dır, ya da kendini tanımladığı şekliyle “Muhafazakar demokrat”tır. Bu muhafazakar demokrat kimliğin 1990’lardan itibaren geliştirildiğini, bir şekilde Amin Moulouf’un “Yurtsever Meşruiyet” kavramına dayanmaya çalıştırıldığını söyleyebiliriz. İslamcı söylemin ontolojik olarak sahip olmadığı, Osmanlı’nın yıkıntısı altında kalmış olan ve tarihsel olarak hep İttihatçı tarafa yontan yurtsever meşruiyet, Refah Partisi’nin koalisyon ortağı olarak hükümette olduğu 1997’de laik Ordu’nun meşum darbesiyle münhasıran İslamcılar lehine ilk kez inşa edilirken, siyasal çıktısı 2002 yılındaki seçimlerle ortaya çıkacaktı. Dahası, 2007 yılında Ordunun bir başka nakıs müdahalesiyle adeta crescendo olacak, 1908 Bab-ı Ali Baskınından beri ilk kez, siyasal İslamcı bir parti ve kadroları hükümet etmekten devlet olma yoluna girecekti. Dönemin Ergenekon ve Balyoz davaları ile laik tandanslı sivil ve asker bürokratik eliti Gülenci hakim ve savcılar eliyle tasfiye edilirken, yerlerine “Yeni Türkiye”nin İslamcı mücahidleri yerleştirilecek, böylece devlet içindeki Laik – İslamcı yer değiştirme tamamlanarak siyasal İslam cumhuriyet tarihinde ilk kez Türk devlet geleneğinin başat aktörü haline dönüşecekti.

Dipnotlar:

17 Bulaç, Ali, İslam’ın Üç Siyaset Tarzı veya İslamcıların Üç Nesli, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Cilt 6 – İslamcılık içinde, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005, sf. 48
 

18 Kara, İsmail, İslam Düşüncesinde Paradigma Değişimi - Hem Batılılaşalım Hem de Müslüman Kalalım, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Cilt 1 – Tanzimat ve Meşrutiyetin Birikimi içinde, İletişim Yayınları, İstanbul, 2009, Sf: 256

19 Mert, Nuray, Türkiye İslamcılığına Tarihsel Bir Bakış, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Cilt 6 – İslamcılık içinde, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005, sf. 415
 

20 Söz konusu tartışma için bkz: Toplumsal Muhalefetin Formasyonundan Popüler Kültür Mekanına;
Kahvehaneler ve Dönüşüm, Link: http://siyasetvemedya.blogspot.com/2015/01/toplumsal-muhalefetin-formasyonundan_29.html

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği Üzerine

10 Adımda Eskişehir'de Geçirilebilecek En İyi Haftasonu