İslami Burjuvazi Çerçevesinde İslamcılığın Kentli Varoluşu (Dizi Yazı 1)

GİRİŞ

İslami komünitenin önemli ve tarihsel gösteri alanlarından Konya’da, kentin uğrak noktalarında göze çarpan flamalar, broşürler, bildiriler ya da çıkartmalarda hep korkutucu bir davet görülür: “Cehennemden sakın, başını ört!” ya da Kur’an’dan alıntılanmış bir ayetin ardından mutlaka kadınların edebiyle yaşamaları gerektiğine yapılmış bir vurgu ve hatta başı açık kadın imajının şeytanileştirilerek sunulması üzerinden yaratılan sosyal bir baskı hep vardır. Bu baskı nedeniyledir ki şehrin dört bir yanındaki billboardlarda modern kadının giyimine yönelik herhangi bir reklama rastlanılmaz. Ne var ki kentteki AVM’lerin duvarlarında küresel markalara ait devasa boyutlardaki reklam panolarında mini etekli kadın fotoğrafları vardır, buralara ilişen olduğu duyulmamıştır.

Hatırladığım bir başka detay, siyasal İslam’ın Türk tarihindeki belki de en önemli figürü olarak artık düşünülebilecek olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, yeğenlerinin TOKİ aracılığıyla kondukları araziye kamu bankalarından aldıkları düşük faizli kredilerle diktikleri Ankara – Çukurambar’da bulunan Next Level isimli ultra lüks alışveriş merkezinin açılışında yaşanan “Victoria’s Secret” olayıdır. Bu olayda, Erdoğan ve şürekası AVM’yi açtıktan sonra içine girmişler, mağazaları gezmişlerdir. Bu mağazalardan biri de giriş kısımlarına her daim devasa şekilde iç çamaşırlı kadın fotoğrafı koymayı adet edinmiş olan Amerikalı kadın iç giyim devi Victoria’s Secret’a aittir. Tabi mağazanın bu haliyle Erdoğan’ın tepkisini çekeceği düşünüldüğünden olsa gerek, Erdoğan ve ekibindekiler oraya yöneldiklerinde mağazanın kepenkleri hızla indirtilmiş, iç çamaşırlı kadın fotoğrafı da böylelikle ortadan kaldırılmıştı. Ne var ki, Erdoğan oradan ayrıldıktan sonra mağaza çalışmaya başlamış, Çukurambar’ın yeni İslami burjuvazisine fahiş fiyatlara sütyen tedarik etmeye başlamıştı.

Burada karşılaştığımız şeyi şöyle ifade etmeye çalışmalıyız belki de: Muhafazakar İslamcılık, ya da kendilerine yakıştırdıkları ifadeyle muhafazakar demokratlar, din ve modernite arasında çelişki yaşadıklarında önce gerilimin temel kaynaklarına bakıyorlar. Eğer çelişkinin kaynağı kendilerinin etki edebilecekleri paydayı aşıyorsa, görmezden geliyor, açıktan kesinlikle cephe almıyorlar. Ne var ki eğer çelişkiyi üreten unsur kendi tahakküm alanlarının içinde kalıyorsa, hemen vaziyet alıyor, kamusal alandaki uygunsuzluğa derhal müdahale ediyorlar.

Bununla birlikte bu ilk tespit yanıltıcı olabilir. Şöyle ki İslami kesim, modernite ile olan ilişkisinde yalnızca dayandığı güç ve karşı karşıya geldiği yapının hakimiyetini hesaplayarak pragmatik esaslar ve nihai İslami düzen idealinin gerektirdiği davranış kodlarıyla mı hareket etmektedir, yoksa içten içe gelişen kentli, modern, laik olanla bütünleşmiş yeni bir İslami kesim mi üremiştir? Bir başka ifadeyle, siyasal İslam’ın 1980 öncesi Türkiye’sindeki mücadele idealiyle, sırasıyla 1980 ve 2002 yıllarındaki neoliberal kırılmalar sonrasındaki geliştirdiği yeni patern birbirinden farklı iki tutumu mu yansıtmaktadır? Daha da temel şekilde ifade edersek, liberal hoşgörünün ve askeri darbelerin itelediği diğer siyasal figürlerin arasından gelip iktidara yürüyen İslamcılar, bu imkana ancak sistemle angaje olabildikleri ölçüde eriştiklerinden, artık yola çıktıklarındaki ideallerin adamları olarak değil de, piyasanın onlar için tanımladığı yeni ve sınırlı bir alanda çabalayan isimler olarak mı var olmaktadırlar?

İslamcılığın yaşayan bir ideoloji olarak Türk siyasal alanındaki varlığı ve uzun yıllardır süren mücadelesi, bireyler olarak İslamcıların kamusal alanda görünümlerini arttıran bir unsur oldu. Önceleri gizli köşelerde, devletten köşe bucak kaçarak yaşayan, üniversite, orduevi, polisevi vb. laik ceberutluğun denetimindeki kamusal alanlarda öteki muamelesi gören başta türbanlı kadınlar ve çember sakallı erkekler olmak üzere İslamcılar, bugün her zamankinden daha fazla şekilde toplumsal hayatın parçası oldular. Tam da bu görünümün artması nedeniyle olsa gerek, İslamcı olmayanların tenkit eden bakışlarına, kimi zaman sözlü tacizlerine maruz kaldılar. Özellikle son on yılın hızlı dönüşümü içerisinde taciz gören konumundan, taciz eden konumuna geçtikleri bir tarihsel veçhede, hep beraber İslami olan her ne varsa onun yükselişine tanıklık ediyor ve anlamaya çalışıyoruz. İslamiyet ile birey, cemaat, kamusal alan ve modernite hangi noktalarda, nasıl karşı karşıya geliyor ve tüm bunların içinden hem modern hem de dindar birey nasıl gelişiyor? Dahası, 12 Eylül’den beri sürdürülen neoliberal dönüşüm sonucunda ortaya çıkan burjuvazinin İslami tarafı, ananevi inanış ve kültürel kodlarla ne ölçüde uyuşuyor? İslami yaklaşım, adalet, toplumculuk, paylaşım, eşitlik vb. kavram setine daha çok yaslanan sol diskur yerine, bireycilik, kar maksimizasyonu, rekabetçilik, maddiyatçılık gibi hasletleri taşıyan sağ siyasetle neden daha iyi anlaşıyor?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği Üzerine

10 Adımda Eskişehir'de Geçirilebilecek En İyi Haftasonu