Şehirlerin Ruhundan Müziğin Tınısına*

*Nietzsche'nin ilk ve harika eseri Müziğin Ruhundan Tragedya'nın Doğuşuna'ya atıfla.



Italo Calvino'nun bir muhteşem eseri "Görünmez Kentler" hatrıma geldikçe, şehirleri kendimce tanımlama çabasına girerim. Şehir onu tanımlayabileceğimiz bir varlık mıdır, bilmeden. Şehrin bir kosmosu olduğuna inanırım. Bu inanç tam olarak tinden doğar, içimde hissettiğim varlıktan. Bir içgüdü ya da sonradan kazanılmış duygu beslemesi içinden geçip gitmekten olduğum şehri tanıdığı anda harekete geçer. Eğer varsa hayaller gelir gözlerimin önüne; bir zamanlar o kentte sevdiğim güzel kadının yüzü, hatları belli belirsiz canlanır. Şunu derim hemen; "ben hala o kadını seviyorum." Bundan kaç yıl önce ve ne kadar yaşandığı asla sorun değildir, sevgi canlanır içimde aniden. Bu sevgi hali kimi aşırı tutucu aşıklar tarafından sapıklık olarak nitelendirilir; sapık olan ne varsa seviyorum derim ben de. Kentleri asla sadece kent olarak nitelendirmem. Hafızama kaydetmenin yollarını ararım. Eğer hiç bir hatıra kalmayacaksa geriye o kentten, müzik yetişir imdadıma. Bir şarkının sözü ya da ritmidir şehrin sokakları artık. Gezerken o müzik çalınır kulağıma, kadınlarını nota, erkeklerini söz gibi görürüm. Binalarında onlarca insanın seviştiği beliriverince zihnimde, bir büyük konser gibi hayal ederim bunu. Gitarı en güzel çalanların yazılabilecek en güzel şiirler ve doğanın binlerce sesinin notasıyla yaratılabilecek en harika şarkısını tam o anda, o kutsal şehrin söylediğini hissederim. Arabaları asla görmem, içindeki uzun bacaklar açıkta olmadıkça. Perdeleri çekilmemiş evlerde yaşayan cesur kadın ve erkeklerin olduğuna inanırım, şarkılarını özgürce söyleyebilen. Şehirle seks yapabilecek kadar şehirli olmuş insanlarının, yüzlerce bira şişesi ve şarap kadehiyle ışıklar içinde bir daha asla aynı şekilde icra edilemeyecek bir şarkıyı söylediklerine tanık olurum. Tanrının olmadığı bir şehirde yaşadığımı tam o anda hissederim, tüm insanların bir tanrı imgesine ihtiyacı olmadan kendilerinden geçtikleri zamanı yakalarım. Böyle bir zaman vardır.

Şehirler hakkında konuşmanın her zaman arabesk bir yanı vardır. Eğitimden, kültürden, bilgi ve birikimden bağımsız olarak tüm insanların içinde yaşadıkları yerle bir bağları vardır ve bu bağlar mutlaka dile getirilir. Edebiyat eserinin de, sanat eserinin de yaratılmasında hep bir parça taklitin olduğu gibi o şehirde yaşayan insanların da aslında şehri "yaşamasalar" da hep bir yargıları vardır. Çağların derin insan bilgeliğini taşıması gibi o şehrin serserileri de serserilerinin yapıtını, bilgeleri bilgelerinin, gençleri gençlerinin, delileri delilerinin, suçluları suçlularının dünyasını tekrar ve tekrar yaratır içlerinde. Şarkı ise çalınmaya devam eder, insanların dansı, gelmeler ve gitmeler tükenmez.

Müzikten çok anlamam fakat müziğin bir ruhu vardır. Bunu bilirim. O ruhu yakıştırdığım şehirlerde hayatın kimbilir şimdi nasıl aktığını düşünürüm. Şarkıyı açtığımda hatıralarım fışkırır belleğimden, ışık hüzmeleri şeklinde var ettiğim hayallerimin içine gömülür.

Paris'in Pigalle'ini hatırlatan La Boheme'dir bana.
İzmir'i, özellikle de Kordon'u Deep Purple'ın Soldier of Fortune ile yaratırım dimağımda. İzmir sekstir derim içimden, çok kısa yaşatır keyfini bana.
Eskişehirse aşktır; Kargo'nun Yıllar Sonra'sı ile dolar gözlerim. Sokaklarında tüm insanlar aynı şekilde söyler şarkısını, biralar her an birbirine yapışabilecek dudaklarla tadılır, bardaklarda hep aynı izi kalır rujların.
Münih deyince AC/DC başlar çalmaya, dünya biter ve artık yaşamak için başka bir yola çıkmalıyımdır: Highway to hell.
Ulm gökyüzünün en mavi olduğu yerdir dünyadaki, Sweet Home deyip özlerim yarım yılımı geçirdiğim şehri. Lynyrd Skynyrd hiç gitmez kulaklarımdan, en güzel melodilerini çıkartırlar orada.
Brüksel'in şarkısı Comfortably Numb'tır benim için, Pink Floyd'un uçurduğu bir baş ve onun altında kalmış vücudun en güzel uykusunu çektiği yerdir dünyadaki.
Berlin Leonard Cohen'i çağırır ve söyletir şarkısını, Prag marş olur zihnimde ve haykırılır hiç sıkılmadan.
Salzburg'ta tüm kadınlar ve erkekler Figaro'nun Düğünü'ne davetlidirler, tertemiz bir bakirenin ardından gözyaşı dökerler.
Antalya neden bilmem, Duman'ın Aşk için Ölmelisi ile çeker beni içine. İçinde yaşadığını bildiğim kadınlara duyduğum özlemi koklatır bana, kafam güzel olur sonra. For those who died alone Isparta'da yaşadıklarıma ağıttır, tüm notalar zihnimin içinde lise hatıralarımı döller. Çocukları gözyaşı olarak iner yine, asla utanmadan ve zerre umursamadan. Bilirim ki Isparta'da bir tanrı vardır.
Ve en sonunda Burdur iner gaibten, sözlerini tanrıların, ritmini tanrıçalarının yarattığı o muhteşem şarkıyı söylerim, hıçkıra hıçkıra: Black. Pearl Jam Black. Dünyada en azından bir kadını sevebilmenin, onu çok sevebilmenin dayanılmaz zevkidir o, terden daha ıslak gözler, meniden daha tuzlu dudaklar sanki adına yazılmış bir kutsal kitap gibi tüm odalarında ve camilerinde dinletir kendini. İşte o zaman anlarsınız her kutsal kitabın bir eceli olduğunu. Onu yazanın okuyanlarından daha zeki olamayacağı bir ahir zamanın kapısında, kör taşın kıyısında oturur ve Goldmund'un* düşlerini hatırlarsınız. Aşkın bir canlı olduğuna inanırsınız, yüreğinizi kafes bellemiş ve şimdi kendine bir toprak parçası aramakta olan. Çünkü bilirsiniz ki her canlı ölümü tadar, aşk da o ölüme yakındır. Onun enerjiye falan dönüştüğünü düşünürsünüz kendinizce, ölmeyeceğine, bir yerlerde ve birilerinde yaşayacağına iman edersiniz. Yalnız cesur olanların aşkı ölür derler, cesaretinizden sinersiniz, varolmayan tanrılara varolmayan güçler atfeder ve aşkı bir gün yeniden ve bir şekilde bulacağınıza inanırsınız. Zaman akar, siz ölürsünüz. Ölmeyeceğini düşündüğünüz aşk, sizce orada duruyor mudur?



* Hermann Hesse'nin yarattığı "gerçek insan"ın adı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği Üzerine

10 Adımda Eskişehir'de Geçirilebilecek En İyi Haftasonu