Born to be Wild


----Dikkat----
----Bu yazı baştan aşağı Hakan Günday'ın Ziyan romanı ile ilgili bilgiler içermektedir.----



Bazı romanların nasıl başladığıyla, bazılarının da nasıl bittiğiyle çok ilgiliyim. Hasan Ali Toptaş'ın ya da Orhan Pamuk'un ilk kelamları, romanlarına motivasyonum açısından dikkat edilmesi elzem olanlardır. İhsan Oktay Anar'ın dönem betimlemeleri yaptığı ilk sayfa şovlarını da dönüp dönüp izlerim. Fakat Hakan Günday'da mesele, karakterlerin dönüp dolaşıp hangi bokun içine girdikleriyle ilgili. Ziyan'ın Asil'i Ziya Hurşit ve onun yaratıcısı tek günlük askerin hikayesi klasik Hakan Günday karakterinin hangi bokun çevresinde döndüğünü anlatıyor.Hakan Günday'ın alıştığımız tarzından farklı unsurlar taşıyan bölümlerin yoğunluğu dikkat çekse de, okuyucularının fazlasıyla tatmin olacağı bir akıcılığa, aforizma dokusuna ve aykırı karakter yapılarına sahip. Yukarıda belirttiğim gibi, girişi biraz sakat. Fakat kitap tam ortasında adeta bölünüyor ve özellikle sonlara doğru "bam bam" vurmaya başlıyor.

Ziyan'ı ilk okumaya başladığımda "palas pandıras yazma" yöntemiyle yazıldığını düşünmüştüm. Klasik; kusma edebiyatı olarak özetlenebilecek Hakan Günday tarzı.(Tarzı yaşatan karakter olarak; Azil(2007)de Asil)
Fakat romanın orta yerinde başlayan tarih dersi bu fikrimi yerle bir etti. Çünkü çok açık ki roman yazarı, romanına karakter olarak seçtiği Ziya Hurşit'i sadece tarihsel bir kişilik olarak araştırmamış, dönemi ve dönemin siyasi olaylarını da olabildiğince okumuş ve üstüne düşünmüş. Bu anlamda roman "delirmekten korkan adam"ın hikayesini anlatırken yalnızca alegori yapmıyor, tarihle hesaplaşması bitmemiş Türk gencine bir yorum yapma kabiliyeti de sağlıyor.

Romanın özünde elbette Atatürk'e suikast yapan adamın, bunu hangi saiklerle yapmış olabileceğini araştıran bir yapı var. Fakat romanın karakterleri, bugün Kürt sorunu, terörizm vesaire olarak adlandırdığımız konularda zaman zaman karşıt, zaman zaman ırkçı, zaman zamansa ironik bir dille görüş ifade ediyorlar. Bir askerin halet-i ruhiyesi olarak belirlenebilecek tüm bu kurgu aslında toplumun içindeki binlerce delinin ya da normal insanın fikirlerini yansıtabilecek gerçeklikte. Evet şunu öylece belirtmekte oldukça yarar var: Delilikten, ondan sakınmaktan ya da kaçmaktan bahsedebilir bu kitap. Asosyal Hakan Günday karakterleri uçuk, uçarı fantastik öyküler yaratanlar olarak belirebilir. Fakat artık o kadar eminim ki; Hakan Günday bize, kıyısında dolaşıp durduğumuz, belki de daha önce gittiğimiz ya da en azından bir kez olsun gitmek isteyeceğimiz, çok minik bir ayak kayması neticesinde ulaşabileceğimiz dünyaları anlatıyor, en saf ve yalın haliyle. Bu gerçekçilik henüz askere gitmemiş beni, askerlik hakkında kabuslar görmeye itecek kadar etkiledi!

Bunların dışında romanda klasik Hakan Günday aforizmalarına rastlıyoruz, sık sık. Bunlardan birkaç kez tekrarlananlarından:

"Ben ruhun varlığına inanmam. Ölümden sonra hayatta kalan hiçbir şey yoktur. Beden, insan zihninin organik düzeneğidir. Çalışıyorsa, hayattaysa düşünce üretir. Beyindeki elektrik akışının sona ermesiyle ne ruh kalır ne de zihin. Nasıl bir akü, elektriğin kendisi olduğunu iddia edemezse, insan da enerjinin kaynağı olduğundan söz edemez. Ama hayalperestlik ölümlüye hastır. Tanrının yansıması olduğunu iddia etmek, ölünce ona dönmek, ölümlü bir deri çantada ölümsüz bir ruh taşımak. Çocuklar için bütün bunlar. Anlaşılması gereken, bedenin bir depo olduğu. Boşaldığı zaman imha edilen bir depo. Nereden mi biliyorum? Çok basit. Ölü bir adama sordum: "O zaman, ölümü anlat bana. Ölümden sonra ne olduğunu anlat."
"Evren, tekamül üzerine kurulmuştur. Varlıklar, tamamlanana kadar hayat gelip giderler. Böyle diyeceğimi sanıyorsun değil mi? Tekamül ne demek, biliyor musun? Olgunlaşma demek. Evrim, demek. Peki, bunların ne olduğunu biliyor musun? Söyleyeyim: Olgunlaşma, kimseye ve hiçbir şeye güvenmemeyi öğrenmektir: Evrimse, boş bir ağızla doğup, gerektiğinde insan eti yiyecek kadar keskin dişlere kavuşmaktır. Yeniden doğmak, ölümden sonra hayat, sonsuz bir ruh. Çocukça bütün bunlar. Ölümden sonra hayatta kalan hiçbir şey yoktur."

Ya da şu alıntı üniversite gençliği için "klişeleşek" cinsten:
"O yıllarda benden bahsedenler, nihilist ve anarşist kelimeleri arasında sıkışıp kalmışlardı. Bense havaya atılan madeni bir para gibi, her sabah ikisinden biri olarak uyanıyordum."

Kitabın çatısını oluşturan bazı unsurlar var. Hermann Hesse(Siddhartha, Steppenwolf), Friedrich Nietzsche (Ecce Homo), William Blake, Georges Darien(Güzel Fransa).

Georges Darien özellikle çok önemli. Çünkü romanda onun kitabından yapılan alıntı, Asil'in ruhu için oldukça özetleyici:

"Halk dediğin, olabilecekken, özgür olmak istemeyen, çektiği aptal acılara aptal zevkler sayesinde katlanan ve bütün sosyal anlaşmalara uyan bir mahluktur. Koyunlar sürüsü ve çobanlar sürüsüdür. Onun ötesindeyse bireyler vardır. Bireyin halka duyduğu nefret daim olmalıdır."

Hakan Günday külliyatında böylesine vahşi, böylesine sert başka bir kitap yok. Vahşi olmak için doğmuşlara, vahşet yaratıp yokedenlere ve yokolanlara bu.

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği Üzerine

Medine Vesikası ve Sivil Toplumun İslamcı Dönüşümü 1

10 Adımda Eskişehir'de Geçirilebilecek En İyi Haftasonu